Sene-i Devriye

Zaferlerle dolu Ağustos ayı, al sana bir kutlu gün daha… eminimsi blog un doğum günü gelmişte geçiyor…

Çakmaya, yakalamaya başlayalı sene dolmuş, bize asır gibi gelir… Yok yahu, daha bir sene mi oldu diyor insan içinden. He valla bir sene…
Güzel dostlukları, ilginç düşmanlıkları, kahkahayı, siniri, eğlenceyi, gerginliği bir arada yaşadık…
Büyüdük…

Nereden bulaştık dedik, beter ol dedik, bazen bilmememiz gereken şeyleri öğrendik, bunu nasıl çizeriz dedik, acaba yeni yaptığımız eskisini aratır mı dedik, dedik oğlu dedik… Su yolun buluyor…
Öğrendik…

Hayat devam ettikçe kalp kırmaya, gönül almaya, acıtmaya, güldürmeye, kızdırmaya, eğlendirmeye, düşünmeye, düşündürmeye, büyümeye, öğrenmeye devam edeceğiz…

Bütün bunların sonunda terazinin doğru kefesi yere daha yakınsa seviniriz…

(Vaaz bitti cemaat dağılabilir)

Gerçek dostlar hariç, bakalım onlara daha ne terbiyesiz çakmalar hediye edeceğiz…

Nice sinir bozucu mutlu yıllara efem :D

Yaoni Pamuk

yoani55_narrowweb__300x3600.jpgTime dergisinin, 2008 yılının dünyanın en güçlü 100 ismini belirlediği listeye bakıyorum şu an;
Ölçünün ne olduğunu, hangi donelerle hesaplanıp yapıldığını bilmiyorum fakat Time dergisi bunu yapıyorsa mutlaka beni-sizi bir yerlere çekmeye, onun gibi düşünmeye çalıştırdığı hissi içimden hiç çıkmıyor bir türlü. Mutlak gerçeklerin yanında yamaların da olduğunu düşünüyorum, bağırsak tenyaları gibi. Mesela Fener Rum Patriği Barthelemeus ta listeye alınmış. Gerçekten ilk yüz e girecek etkisi var mıdır, yoksa ekümenik olayının psikolojik alt yapısı mıdır…
Neyse, benim esas dikkatimi çeken, listede bir blog yazarının olması.
Yoani Sanchez…
Hatun kişi kübalı bir blog yazarı, şubat ayında 1,2 milyon sayfa gösterimi olmuş. Genel olarak kendi hayatını yazmasına rağmen arada yazdığı ekonomik, siyasi yazılar fazlaca etkili olmuş ki blogu erişime kapatılmış. Kaldı mı dünyada blog kapatan anlayış cık cık… Allah bilir bu kübalılar youtube u filan bile kapatırlar…
Elbette dehşet-cengiz bir etkisi olduğuna inanıyorum, fakat bu etki dünyayı yöneten, Küba’yı bir türlü yönetemeyen ülkenin resmi sayılacak dergisi sayesinde bir kat daha artması bence hoş olmamış…

Anladığım kadarıyla Yaoni, Orhan Pamuk olayını öğrenmiş, şu taktiği bende kendi ülke şartlarıma uydurayım demiş ve başarılı olmuş. Ne diyelim; başarılarınızın devamını diler, hayırlı işler dileriz…

Posted in blog. 7 Comments »

Bak Amerika’lı Blog yazarlarının yaptığına (Bizimkilere duyurulur)

Geçtiğimiz günlerde bloglarda paylaşılan  yazılar neticesin de, Mert in  orta levelli bir on-line alışveriş krizi aşılmış oldu.

Sorunun çözümü (en azından sonuç hızı), blog yazarlarının bu problemi çok hızlı bir şekilde yayılarak sayfalarına taşımasıyla sağlandı.

“Bu olay şunun da ispatı; demek ki neymiş blog deyip geçmeyecekmişsiniz.”, “İşte amaç yerine ulaştı mı mühim olan budur!” diye yorumlar yapan EdaSuner in demek istediğini Amerika da, hem de Başkanlık seçimlerin de Hilary Clinton ı köşeye sıkıştırmaya çalışan blog yazarlarının yaptığına bakarak anlayabiliriz.

Haber özetle şudur;

“Amerikalıları kızdıran Kurtlar Vadisi Irak’ın yapımcılarından Mehmet Çelebi’nin, Hillary Clinton’ın en önemli bağışçılarından biri olduğu ve parti kongresi için delege seçildiği bilgisi, Kürt sitelerinden ABD’ye yayıldı. Önseçim sürecinde bunu fırsat bilen bazı Amerikalı muhafazakar blog yazarları, Demokratların kadın başkan adayı aleyhine karalama kampanyası başlattı.” Hürriyet…

Kendini güç hiyerarşisinin içerisine Amerika da çoktan almış olan bloglar, Türkiye de ne durumdalar ?.

Mesela günlük olaylar da veya örnekte olduğu gibi seçimler de ne kadar etkili olabiliyorlar. Tabi ki kimseye blog sayfanızdan kömür filan dağıtın dediğimiz yok :) ama yazılan yazılar seçmenlere ne kadar etki yapabiliyor.

Etkinin büyümesi Ulusal Medya aracılığı ile sağlanabilir mi ?

Aslında evet, fakat Ulusal Medya nın blogçuları kendine (ufakta olsa) rakip görme kompleksleri oluşabilir. Bunun ışıltılarını Ali Saydam ın e-şerefsizler yazısında gördük. Hatırlarsanız Ali Saydam şu incileri dökmüştü;

“Bu e-şerefsizlere sayfalarında yer veren siteler de analog şerefsiz türüne girerler. Çünkü küçük bir araştırmayla bunların kim olduğunu bulabilirsiniz. Bu türden olanları savcılığa vererek biraz olsun yıldırmak mümkündür, oysa diğerlerini yasal yoldan susturmak zordur.. Çünkü yasal zeminde hareket etmezler. Kötülüğü Makyavelist amaçlarla değil, çıkar mıkar beklemeden bizzat ‘kötülük etmek için’ yapan bu sinsi yaratıklara karşı, iletişim açısından yapılacak şey de sınırlıdır. Susmak bunlardan bir tanesidir..”

Evet, aslında susmak en iyisi (Ali Saydam için)

Sonuç olarak Türkiye’de bir Gateway Pundit yok. Ama olabilir…
Önümüzde ki yerel seçimlerde Youtube da, yeni Belediye Başkan adaylarının projelerini anlattığı, eski belediye başkanlarının yaptıklarını ve yapacaklarını anlattıkları videolar yayınlanmaya başladığında anlayın ki o yola doğru gidiyoruz. (bak bunu iyi akıl ettim, hemen bir iki AK Partili belediyeye video hazırlıyayım, Elhamdulillah Müslümanız :)

Jimmy Wales ın Başına Gelenler…

naaptinvolkan.jpgWolkanca kişisini kınama yazısıdır;

Geçtiğimiz hafta Türkiye ye gelen Wikipedia nın kurucusu Jimmy Wales‘ın başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiştir.

Esma Sultan Yalısın’da Altivinin düzenlediği kahvaltı-konferanas a katılan Jimmy Wales, etrafındaki insanlarla fotoğraf çektirmeye başladı.

Zaten ne oldu ise o arada oldu.

Wolkanca Britney gibi “give me give me” demeye başladı, fakat Jimmy mevzuyu çakmadı.

Bunun üzerine ceketi çıkaran wolkanca, Jimmy nin wikia yazan tişörtünü bir çırpıda çıkarıp üzerine giydi.

Fotoğraf çekenlerin şaşkın bakışları arasında eylemini gerçekleştiren wolkanca, kendini görüntüleyen makinalara yeni tişörtü ile poz vermeyi de ihmal etmedi.

Biz Jimmy Wales gibi bir adama mahçup olduğumuza mı yanalım, yoksa wolkancanın blog sayfasında, ben Jimmy e acıdım aslında tişörtü almadım, ama bi daha kine affetmem demesine mi ?

Tanrı Türkü kuru iftiradan korusun ?

Amin…

Bu arada Jimmy memleketinde Türkçe dersleri almaya başlamış.

Bir daha böyle gafil avlanmayacağını söyleyen Jimmy nin öğrendiği kelimelerle kurduğu ilk cümle;

“Versene lan tişörtümü”

Blog, günlük, veresiye defteri, hatıra defteri;

Bugün bu kareasın aralarındaki farkları, ortak yönleri , faydalarını, zararlarını inceleyelim.
Hatıra defterinden başlayalım derim, bir an önce yazacaklarımı yazıp onunla ilgili kötü anılarımdan kurtulmalıyım.
Evet; malesef bende her Türk genci gibi asker ocağında tanıştım. iğğğ demeyin, yeminle satın almadım, yazdırmadım, ama yazdım, evet yazdım.
-Abey, şafak 13, hatıra defterime yazar mısın ?
-Yok kardeş ben yazmiim.
-Nooldu zoruna getti demi, şafağın çok diye.
-Ağzına ..çım, ver şu lanet defteri, yazayım
-Hehe sagol abey, kalem veriim mi ?
-Hee ver

Sevgili Osman,
Bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığın için çok teşekkür ederim,
Seninle ilgili güzel şeyler yazmak isiyorum, bana biraz zaman ver, düşüneyim…
.
.
.
.
ı ıh olmuyor osman, aklıma gelmiyor, motor gibi horlaman geliyor aklıma, çık diyorum aradan, bu sefer ranzada asılı çorapların gözümün önüne geliyor, niye yıkamıyon lan ayaklarını dediğim de “valla yıkadım” diye, yalan yere ettiğin yeminler geliyor, nöbete kaldırmak için gelen askerlerin seni uyandırmaya çalışırken bütün koğuşu uyandırması geliyor, yemekhanede öne geçmek için yaptığın cambazlıklar geliyor aklıma…
Sana sivil hayatında başarılar, mümkünse cep telefonundan numaramı sil, hem o numara benim değil, emekli bir polisin, İstanbul’a göç ederseniz görüşmeyelim, ben zaten yurtdışına gidiyorum tamam mı canım? heh sayfada bitti zaten… tüh maniye yer kalmadı sepet sepet yum…

Yazdığım ilk hatıra buna benzer bir şey oldu. Çocuk defteri aldı, arkadaşlarıyla okudu. Sonra biraz sessizlik. Ohh dedim içimden, çaktım ya, üzüldü, gelmez artık kimse… dememe kalmadı koğuşta bir kahkaha, herkes dolabına koşuyor, defterini alan bana geliyor…
-Abi bana da yaz, abi bana da yaz…
Mahalle karılarının sütçüye bağırması gibi;
-Ocakta yemeğim var, önce bana koy, önce bana koy
Allah belanı vermesin osman…

Veresiye defteri;
Akılda kalmak için iyi bir yer değil, hem artık hükmünü kaybediyor, yerini kredi kartı ekstreleri alıyor, o da çok hoş olmayan anılar içeriyor, çok kurcalamayalım, dalga geçilecek bir mevzu değil.

Sevgili günlük;
Vallahi bir ara denemem oldu, fakat biri bulur okur diye sürekli kasarak yazmaya başladım, kelimeler dikkatli seçiliyor, oldu ya erken göçersek gazetelere çıkacak.
“Ölen gencin günlüğünde ki son yazısı -Penthausenin eski tadı yok arkadaş…”
Yaşarken fıkralarda ..ttir çektiğin sol omuzunda ki melek; -Nasısın canım hehe, penthause, ne iş? diyebilir. O da olmadı hayatımda, kısa sürdü, anlaşamadık, şiddetle geçinemedik, samanyolunda ki boşanmak istemiyorum dizisi fayda etmedi ilişkimize. Geçiniz…

Blog;
Ömer Enis girdi kanıma, er meydanı dedi, anlat bakalım cemaate hangi taraftan estiğini. (şerre…) wordpress le girdik, ilk başlarda diloşun fotoğrafları ve fotoşop çalışmalarımı sergilerim dedim. Baktım yavuzselim de yazıyor. Yazacaz artık.
Yavaş yavaş bazı şeylere kızdıkça eminimsi oluşmaya başladı, sevenleri ve çok sevenleri ile çakmaya başladı köşe yazarlarına. Sövenler, sevenler kavga gürültü gidiyor. Bakalım soğurmuyuz yoksa daha dalaylama atlarmıyız derinlere, nasip diyelim…

Blog, günlük, veresiye defteri, hatıra defteri;

11.gifBugün bu kareasın aralarındaki farkları, ortak yönleri , faydalarını, zararlarını inceleyelim.
Hatıra defterinden başlayalım derim, bir an önce yazacaklarımı yazıp onunla ilgili kötü anılarımdan kurtulmalıyım.
Evet; malesef bende her Türk genci gibi asker ocağında tanıştım. iğğğ demeyin, yeminle satın almadım, yazdırmadım, ama yazdım, evet yazdım.
-Abey, şafak 13, hatıra defterime yazar mısın ?
-Yok kardeş ben yazmiim.
-Nooldu zoruna getti demi, şafağın çok diye.
-Ağzına ..çım, ver şu lanet defteri, yazayım
-Hehe sagol abey, kalem veriim mi ?
-Hee ver

Sevgili Osman,
Bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığın için çok teşekkür ederim,
Seninle ilgili güzel şeyler yazmak isiyorum, bana biraz zaman ver, düşüneyim…
.
.
.
.
ı ıh olmuyor osman, aklıma gelmiyor, motor gibi horlaman geliyor aklıma, çık diyorum aradan, bu sefer ranzada asılı çorapların gözümün önüne geliyor, niye yıkamıyon lan ayaklarını dediğim de “valla yıkadım” diye, yalan yere ettiğin yeminler geliyor, nöbete kaldırmak için gelen askerlerin seni uyandırmaya çalışırken bütün koğuşu uyandırması geliyor, yemekhanede öne geçmek için yaptığın cambazlıklar geliyor aklıma…
Sana sivil hayatında başarılar, mümkünse cep telefonundan numaramı sil, hem o numara benim değil, emekli bir polisin, İstanbul’a göç ederseniz görüşmeyelim, ben zaten yurtdışına gidiyorum tamam mı canım? heh sayfada bitti zaten… tüh maniye yer kalmadı sepet sepet yum…

Yazdığım ilk hatıra buna benzer bir şey oldu. Çocuk defteri aldı, arkadaşlarıyla okudu. Sonra biraz sessizlik. Ohh dedim içimden, çaktım ya, üzüldü, gelmez artık kimse… dememe kalmadı koğuşta bir kahkaha, herkes dolabına koşuyor, defterini alan bana geliyor…
-Abi bana da yaz, abi bana da yaz…
Mahalle karılarının sütçüye bağırması gibi;
-Ocakta yemeğim var, önce bana koy, önce bana koy
Allah belanı vermesin osman…

Veresiye defteri;
Akılda kalmak için iyi bir yer değil, hem artık hükmünü kaybediyor, yerini kredi kartı ekstreleri alıyor, o da çok hoş olmayan anılar içeriyor, çok kurcalamayalım, dalga geçilecek bir mevzu değil.

Sevgili günlük;
Vallahi bir ara denemem oldu, fakat biri bulur okur diye sürekli kasarak yazmaya başladım, kelimeler dikkatli seçiliyor, oldu ya erken göçersek gazetelere çıkacak.
“Ölen gencin günlüğünde ki son yazısı -Penthausenin eski tadı yok arkadaş…”
Yaşarken fıkralarda ..ttir çektiğin sol omuzunda ki melek; -Nasısın canım hehe, penthause, ne iş? diyebilir. O da olmadı hayatımda, kısa sürdü, anlaşamadık, şiddetle geçinemedik, samanyolunda ki boşanmak istemiyorum dizisi fayda etmedi ilişkimize. Geçiniz…

Blog;
Ömer Enis girdi kanıma, er meydanı dedi, anlat bakalım cemaate hangi taraftan estiğini. (şerre…) wordpress le girdik, ilk başlarda diloşun fotoğrafları ve fotoşop çalışmalarımı sergilerim dedim. Baktım yavuzselim de yazıyor. Yazacaz artık.
Yavaş yavaş bazı şeylere kızdıkça eminimsi oluşmaya başladı, sevenleri ve çok sevenleri ile çakmaya başladı köşe yazarlarına. Sövenler, sevenler kavga gürültü gidiyor. Bakalım soğurmuyuz yoksa daha dalaylama atlarmıyız derinlere, nasip diyelim…

Posted in blog. 2 Comments »

Saydam Ali’ye;

Ne demiş, ünlü düşünür, sosyolog, filozof, eldengecti Sibel Can;
-Büyük lokma ye ama büyük laf konuşma;

Saydam Ali demiş ki köşesinde “Adını, adresini, kimliğini gizleyerek
etrafındakileri hiçbir mesnete dayanmadan boklamayı şizoid
bir zevk ve/veya çıkar unsuru haline getirmiş manyaklar ortada dolanıyor”
Ama şimdi siz uuulusal basınınızda ki ininizde(köşenizde); “şizoid, bok, manyak, şerefsiz”, diyebiliyorsunuz.
Biz nerede “şizoid, bok, manyak, şerefsiz” diyeceğiz be Saydam.
Örnek, misal, forekzempıl;
“Ben internet ortamının, yeri yurdu belli, etkileşimli web siteleri ve ciddi CRM programlarına dayalı yapılar içerisinde istediğime söverim, bana sövenlere elbet dur diyecek birileri çıkar” diyorsun.
Biz ise önümüze koyulan siyah veya beyazdan sadece birini seçebilme ve bu seçimi de bize kısıtlama değil, bir armağan mış hissi ile veren sen ve senin gibilere ıı-ıhh! diyoruz.
Sana bir süprizimiz var Alicim; Gri rengini keşfettik.
Sonuç olarak “e-şerefsizler” ne işe yarıyor diyorsan;
Eskiden mutlu köşende birilerine hakaret ettiğinde, bizi savunacak başka bir köşe eşeği arardık. Şimdi hatrı sayılır blogçularla kendi kendimizi savunabilir olduk.
Nitekim blogçu kardeşim beni arıyor, “Ali Saydam bööle bööle demiş, cevap yazmıyacakmısın diyor”, bende üzerime vazife alıp seni fotoşopluyorum, anlatabildim mi ? ohh beee…

Zamana ihtiyacın var, sana Tayyip in cep telefonunda çalan müziği hediye ediyorum;

Posted in blog. 2 Comments »