Günün Sorusu : Neden Trabzon ?

Posted in Çakma.

2 Responses to “Günün Sorusu : Neden Trabzon ?”

  1. kapkarakalem Says:

    Anne ve babası Makdonyanın Manastır ilinden Afyona göç etti. Küçük İLker İl ÖZel İdaresinde çalışan ve Verem hastalığına yakalanan Babası Süleyman Beyi henüz yedi yaşında iken kaybetti. Babasının ölümünün ardından dedesi, anneannesi, dayısı ve teyzeleriyle birlikte büyüdü. Ekonominin bozuk olduğu o zorlu günlerde ailenin maddi giderlerini dedesinin emekli aylığından ve annesinin aldığı dul aylığından karşılıyorlardı. İLker okuyup asker olmayı, Kuleli Askeri Lisesine giden öğrencilerin giydikleri kıyafetlerin fazlasıyla fiyakalı olması nedeniyle istedi. O zamanlar Kuzguncuk, askeri lise talebelerinin sık sık gezmek ve caka satmak için gittikleri bir yerdi. Bir öğlen vakti İlker arkadaşı ile bindikleri vapurda görür görmez aklını karıştıran ve içindeki kelebekleri pır pır uçuran güzel kızların ünüformalı Askeri lise ögrencilerine nasıl baktıklarını gördü ve işte o an kararını verdi. O da bir asker olacaktı ve bu ünüformayı giyecekti. İlker o zamanlarda şimdi olduğu gibi goyu bir Fenerbahçe taraftarı idi. Onu ilk Fener maçına götüren kişi dayısı oldu. Birlikte bilet sırasına girdiklerinde İlkerin karnı çok ama çok acıkmıştı çünkü o günkü öğle yemeğinde İlkerin hiç sevmediği kapıska ve kara mercimek yemeği vardı ve ilker yemekten bir çömçük dahi yememişti fakat anne ve teyzesinin bu yemeği yaparken kimbilir ne zahmetler çektiği ve yorulmuş oldukları fikri temiz kalpli küçük ilkerin içini kemirdiğinden hayatındaki ilk hinliğini düşündü ve kimseciklere çaktırmadan bir kese kağıdına doldurduğu kapıska yemeğini sokağın sağ gözü kör ve sol bacağı topal kedisi Mırnava verdi. Durumdan kimseciklerin haberinin olmayışı onu zevklerndiriyodu. İlk defa kimseciklere söyleyemeyeceği bir sırrın sahibi oluyordu. Bu hal onun üzerinde o güne dek hiç tatmadığı bir haz bırakmıştı. Artık onunda kimselerin bilmediği bir gizlisi vardı. Bilet alma sırası dayısına gelmek üzereyken dayanamadı ve dayısının omzuna dokunarak eliyle aşağı eğilmesini istediğini belirten bir hareket yaptıktan sonra aşağı doğru eğilen dayıcığının kulağına karnının aç olduğunu fısıldadı. Dayısı o aralar tersoydu. Malum 2 nci dünya harbi tüm dünyanın ekonomisini olumsuz etkilemişti ve insanlar parasız ama onurlu bir hayat sürüyordu. Elini cebine götüren dayısı içinden parmak hesabı yaptı ve maç biletlerini aldıktan sonra ne kadar paralarının kaldığını hesapladıktan sonra gözlerinin içine ve ağzından çıkacak sözlere sevimli yüzü ve cin gibi akıllı bakışlarıyla pür dikkat bakan İlkere tükrük köftesi yiyip yemeyeceğini sordu. İlker koşa koşa köftecinin tezgahına vardı ve onun verdiği ekmek arası köfteyi henüz dayısının yanına dahi varmadan miğdeye indirdi. İşte o gün İlkerin kafasında birtakım soru işaretleri oluştu. O günü hiçbir zaman unutmayacaktı. Onun hayatında derin izler bırakan diğer olaylar sa 27 Mayıs ve 22 Şubat olayları olmuştu. İlker annesi Makbule Hanıma çok ama çok düşkündü. Şarka gittiği hizmet yıllarında dahi gittiği heryere annesinide götürdü ve onu hiç yanlız bırakmadı. Bu durumu halk ağzına indirgersek ”O HAYIRLI BİR EVLATTI”. Çevresindeki büyükleri ve mahalle halkı tarafından çok sevilirdi. Yaptığı iyilikler ve efendi tutumlarıyla adeta o bölgedeki insanların gözbebeğiydi. Yaşadıkları semtte Nuriye adında ihtiyar bir hanım yaşardı. Kocasını kaybetmiş ve evlatlarından bir hayır görmemiş Nuriye Nine emekli aylığını aldıktan sonra, evin mutfak ihtiyaçlarını karşılamak için manava ve bakkala gider, arıdından ağır aksak adımlarla tek başına evinin yolunu tutardı. Yine günlerden bir gün alışveriş sonrası evine dönerken Müzeyyen Senardan Alişimin Kaşları adlı şarkıyı mırıldanıyordu ki İlker yanında bitti ve tüm çevikliğiyle atılarak Nuriye ninenin elindekilere hamle yaptı. O dönemlerde Istanbul günümüzdeki kadar sağdan soldan göç almadığından ve kapkaç olayları bugunku kadr populer olmadığından şaşıran nuriye nine şarkıyı bırakıp şaşkın bir yüz ifadesiyle karşısında dikilen ve gülümsyen ilkere baktı ve bir süre dudağını ıssırarak düşündükten sonra karşısındaki genci tanıdı ve elindekileri ona verdi. İşte ne olduysa tam o zaman oldu nuriye nine bu iyiliğin altında kalmamalıydı ve birşekilde birşeyler yapmalıydı. Fazla parası yoktu ama bir yolunu bulup birşekilde birşeyler yapmalıydı. Yolda ilerlerken eski toprak ninenin aklına çok parlak bir fikir geldi İlkere evde bulduğu yün iplerle bir kaşkol bir de şapka örecekti malum önümüz kış tı ve ilker soğuk kış günlerinde üşütüp hasta olabilirdi. Hiç belli etmeden hoşsohbet sorularla yolda yürürken kafasından hesap yaptı öreceği berenin İlkerin kafasına olmayacağından korkuyordu göz kararı baktı hesaplamaya uğraştıysada içi mutmain olmadı. Dönüş yolunda tırısta ilerlerken esprili ilkerin kıvrak zekasını sergileyebileceği birkaç muzip soru sorduktan sonra ilkerin verdiği cevaplar karşısında çaktırmadan kafasını sıvazladı ve ölçü aldı. Eve vardığında hiç vakit kaybetmeden işe koyuldu ve evde bir beyaz bir de pembe yün ipi bulunduğunu tespitinden sonra pembe olmaz diyerek beyaz iple atkı ve bereyi örmeye başladı zor gören gözlerine rağmen kısa sürede örgüyü bitirip ördüklerini İlkere verdi. Bu ilkerin aile dışından birinden aldığı ilk hediyesiydi ve onu gözyaşlarına boğdu. Her ne pahasına olursa olsun o teyzeyi unutmayacağına ve bu atkı ve bereyi koruyacağına dair yaşlı gözlerle kendikendine andlar içti. Fakat kader ağlarını örmüştü bir kere yapacak birşey yoktu. Günlerden bir gün Fener - kartal maçından dönmek için bindiği vapurda Fener atkı ve şapkaları takan bir grup beşiktaşlının pusu kurduğunu farketttiğinde artık çok geçti onun için Beşiktaşlı fanatik çarşı grubunun üyelerinin eline düşmüştü ve pek şansı yoktu. Aralarından biri ilkerin atkı ve şapkasını çok beğendi ve atkıyı almak için hamle yaptı ilker ilk etapta direnmek istediysede kalabalık ve sinirli çarşılıların sert bakışlarından sebep tepki göstermekten vazgeçti ve atkıyı elinde pala bulunan ve gözleri kan çanağı olan holiganlardan birine kaptırdı. Tam o sırada yaşlı gözlerle kendi kendine ettiği yemin aklına geldi ve bir hamlede kendini vapurun korkuluklarından atarak denize düştü ve yüzerek olay yerinden uzaklaştı. Bu vaka onun hayatında derin izler bırakan olaylar serisinde kaçıncı sırada yer alır bilmiyorum ama onu çok etkilemişti. Atkıyı kaptırmanın ve ses edememenin verdiği üzüntü, şapkayı kurtarmanın verdiği başarı duygusu ve seviçle birbirine karışırken neler hissetmesi gerektiği konusunda pek bir fikri yoktu. Nuriye ninenin elinin emeği zor gören gözlerinin nuru o bereyi uzun yıllar kafasına takmadan bir sandıkta muhafaza eden Ilker hayatının her döneminde felsefeye ve sosyolojiye ve klasik müzğe çok dşkündü ve dinlemekten büyük lezzet aldığı geniş bir klasik müzik arşivine sahipti. İlker ve diğer aile fertlerinin Kuzguncuk?ta kalacağı ilk ev Berberoğlu Sokak?taydı. Yıl 1955. İlker, bu evde otururken 6-7 Eylül olaylarına tanık olacaktı? Yaşı ve hafızası yetenlerin hatırlanacağı üzere 1955 yılında, Büyük ve Ulu Önder ?Atatürk?ün Selanik?te doğduğu eve bomba atıldı? yalan haberiyle spekülasyonlar yaratılarak halk provoke edildi ve 6 Eylül tarihinde başlayan olaylar 16 Rum, bir Ermeni vatandaşımızın hayatını yitirmesiyle sonuçlandı. Bilanço ağırdı. Bıraktığı izler DERİNDİ. Bu olaylar sonucunda Türk halkıyla kardeş kardeş yaşayan binlerce Rum, Türkiyeden göç ederek basıp gitti. Bu karmaşa günlerinde İlker, Üsküdarda bulunan Fıstıkağacı Okuluna kayıt yaptırdı. O okul günümüzde Anadolu Lisesi statüsünde bulunan Üsküdar Lisesiydi… ilkerin kayıt yaptırdığı bu okul, öğretime ?Kız Ortaokulu? olarak başladı. Daha sonra liseye çevrilerek karma eğitim vermişti. Hatırlayanlara göre, 1950?li yılların Kuzguncuk nüfusu 950 kişiydi. Bunun 760?ı Ermeni ve Rumdu. Matematiği iyi olanlar hesabını yapsın o bölgenin nüfusunun kaçta kaçı Türktü. O yıllarda İstanbul?da çevre kirliliği sorunu olmadığındna rahatlıkla denize girilebiliyordu. Kuzguncuklu gençlerin gözdesi ise Çukuryalı ve Cemilmolla sahilleriydi. Kumsalı bir harikaydı. Tatil günlerinde kalabalık olur insanların birbirleriyle tanışıp kaynaşma fırsatları doğururdu. Gençlerin sıklıkla uğradığı yerler arasında bir de Hollywood vardı. Burası ötüken gençlerin buluşma noktasıydı. İlk kaçamak bakışlar burada atılıyordu. O yıllarda Kuzguncuk?ta yaşayan o zamanların delikanlıları, ?Biz hayatta gitmezdik? diyor. Onlardan biri de Cemal Kuntt. Başbuğ?un karşı komşusu. Karşı komşu Kuntt o yıllardan şöyle bahsederken gözleri doluyordu:
    ?O yıllarda piyasa yapılan iki cadde vardı. Biri Beyoğlu?ndaki İstiklal, diğeri de Kuzguncuk?taki İcadiye Caddesi. Bizim gibi o da Hollywood?a gitmezdi. Bizim evin olduğu binadan, İlkerlerin olduğu binaya elektrik kablosu çeker, voleybol oynardık.?
    Neyse (mesaide olduğumdan hikayenin hepsini şimdi anlatmayacağım çok uzun) velhasıl İlker büyüdü ve İngiltere Kraliyet Harp Akademisi ve NATO Savunma Kolejini bitirdi. Belçika/Brüksel?de NATO Uluslararası Askeri Karargâhı?nda Cari İstihbarat Plan Subaylığı yaptı. General olduktan sonra Belçika/Mons?ta Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargâhı?nda (SHAPE) Lojistik ve Enformasyon Daire Başkanlığı görevini yürüttü. Son olarak yine Mons?ta Milli Askeri Temsil Heyeti (NMR) Başkanlığı görevinde bulundu.
    1989 Yılında Tuğgeneralliğe, 1993′ de Tümgeneralliğe 97 Yılında Korgeneralliğe 2002 Yılındada Orgeneralliğe Terfi Etmiştir. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın 30 Ağustos 2008 itibariyle yaş haddinden emekliye ayrıllmasıyla Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ Genelkurmay Başkanlığı’na getirildi ve bir zaman sonra şu mesajı yayınladı. ”Türkiye devleti bölünmez bir bütündür” başlıklı bu mesajda, Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşleri ardı arkasına şu şekilde sıralandı:
    ” Ulus devlet ve üniter devlet yapısına hiçbir gerekçeyle zarar verilmesini kabul edemez.
    Kültürel farklılıklara saygılıdır. Ancak kültürel farklılıkların siyasallaştırılmasını, başka bir ifadeyle siyasal temsil aracı olmasını, toplumsal siyasal kimlik unsuru haline getirilmesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinde mümkün göremez.
    Terör örgütü ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasına yol açabilecek hiçbir faaliyet içinde bulunamaz.
    Demokrasinin sunduğu fırsat alanlarını kullananların, bireylerin en temel hakkı olan yaşam hakkını hedef alan terör faaliyetlerini hiçbir nedenle hoş görmelerini kabul edemez.
    Usul ve yöntem esası belirler, noktasından hareketle takip edilecek usul ve yöntemlerde özenli olunmasının gereğine inanır.
    Her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inanır”.

    Kendisine bu mesajı yayınlamazdan evvel vede yayınladıktan sonra birçok mektup yazılmış olup, yazılan bu mektupların arasında en içten bulduğum mektubu okumak isteyen her kim olursa bu linkten ulaşabilir. yazılan mektubu okumak için tık lütfen…

    http://www.derindusunce.org/2008/10/07/ilker-basbuga-acik-mektup/

  2. siyah Says:

    öncelikle ?neden trabzon?!? sorusu pek bi kasıtlı, pek bi hain bi sorudur. Soruyu soran neyin peşindedir ve neyi imlemeye çalışmaktadır!
    Bi kere, şu soruya mahreç gösterilmeye çalışılan basın açıklaması, en yetkili ve etkili bir ağızdan yapılan, fevkalâde açık bi basın açıklaması olup, tamamiyle de, yaklaşan denizcilik ve kabotaj bayramı ile ilgilidir ki bu vesileyle de, bu anlamlı bayramımız etkinliklerine, tüm kamu kurum ve kuruluşlarınca, gerektiği gibi hazırlıklar yapılması ve bayram etkinliklerinin tüm yurtta, yavru vatan kıbrısta ve yabancı ülke temsilciliklerimizde, bir öncekinden daha coşkulu kutlanması amaç edinilmiş olup, başka da bi amacı da yoktur..Hâşâ, içinde ne ööle bi darbe imâsı vardır, ne de üstü kapalı bi tehdit içermektedir. Yapmiin allaseniz; ayıptır, yazıktır, günahtır yahu!
    Bu tür maksatlı ve menfur sorular, kamuoyumuzun kafasını fena halde karıştıracak, bunaltıcı, yanıltıcı ve fevkalade yanlış anlamalara meydan verecek, fena halde infiale sürükleyecek sorular sınıfına girmektedir. Şu ayan beyan açıklama nerelere çekilmeye çalışılmaktadır?yoksa günlük güneşlik şu açıklama, şu tür sorularla fena halde flûlaştırılmak mı istenmektedir? Eğer öyleyse bu ne kadar da ayıp bişeydir! Demek şu soruyu soran şahıs, şu garipliğini biraz daha ileri götürse, haniyse yaklaşık seksen yıl önce, yirmili yıllarda, rize kıyıları açıklarında gerçekleşen bi olaya atıf yapma cüretinde dahî bulunucaktır. Bi kere o olayın geçtiği yer yeşil rizemiz ilimiz kıyılarıdır. Tamam, rize, trabzon kıyı kentimizle aynı deniz bakar, yakın komşu bir ilimiz ve o günlerin hamidiyesi de, tıpkı donanmamızın o oruç reis gemisi gibi bi kruvazördür, anladık; lakin çoktan jilet ve tarih olmuş bi gemimizke, el an on iki yaşındaki terütaze bi gemimiz nası ilintilendirilebilir ki?!.öte yandan, yoksa ?neden trabzon?!? sorusunu soran şahıs, yine zorlama bi imâ ile 921?deki ?onbeşliler? olayına yine komik ve zorlama bi atıfla, şu basın açıklamasıyla, aba altından sopa gösterildiğini filan mı demeye çalışmaktadır?!.
    Ha, yine de, dünyanın en kazık soruları dahil şu ?neden trabzon?!? sorusuna, tarafımız tarafından lütfen ve genel geçer mantık kuralları dahilinde, geçerli bi cevap verilsin filan ille de isteniliyorsa, bunun için kolları sıvayıp, bi kamyon tarih, arşiv, kupür, hafıza karıştırıp soruya, tamamen beyhude şu çabayla bi cevap aramaya, yıllarca sürebilecek kafa patlatmalara hiç de gerek de olmadan yerine; hüzün dolu bi yüz ifadesiyle, acıklı ezgisiyle ?oy tirabzon, tirabzon/ içi kalay, içi kalaylı kazan? türküsüyle karşılık vermek, en makul, en mantıklı ve hepimiz için en hayırlı bi cevap olacağı da gayet açık bişeydir.

ssssssssssssssssssssssssssssssssss