Faşizm İNCİ de Tezahür Etti

yagliurgan.jpg

Bu Akşam Darbe Olma İhtimali

darbe.jpg

28 Ağustos’tan önceki son Cuma. Bugün darbe, post-modern darbe, muhtıra, e-muhtıra gibi seçeneklerden birinin gelenekler de olduğu gibi mesai saatinden hemen sonra yapılacağını bekleyebilir miyiz? Elbette bekleyebiliriz. 10 gün boyunca yaşadığımız olaylara bakarsak, evet. Sistem bekçisi bir gazeteci gazetesinden kovuluyor, Aziz nesin’in MİT ten maaş aldığı ortaya çıkıyor, Başbakan’ın imasıyla birlikte cumhuriyete sahip çıkıma kampanyaları başlıyor, Kayseri’li eşi başörtülü bir vatandaş Cumhurbaşkanı olmak üzere, bunların üstüne bir blog yazarı halkın bütün kesimlerince çok sevilen yazarlara karşı fotomontajlı saldırı başlatıyor. Eh be kardeşim, bu kadar olaydan sonra darbe olmayacak diyenin aklına şaşarım.

Siz bu yazıyı okuduğunuz sırada ben çoktan İpsala kapısından çıkmış olacağım. Türkiye ile siyasi suçluları iade anlaşması olmayan bir ülkeye gidiyorum. Sizde tankların gölgesinde yaşamayı öğrenin artık. (Bu arada aldığım bir duyuma göre, darbeden sonra kurulacak hükümetin Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Aydın Doğan, Çevre ve Orman Bakanı da Bekir Coşkun olacakmış, sizce diğerleri kim olur tahmin edin bakalım.)

Emin Çölaşan Dergi Çıkarıyor

romeo1.jpg

22 yıl emek verdiği Hürriyetten kapı önüne koyulan Emin Çölaşan, kendi dergisini çıkartma kararı aldı.

Fatik Altaylı’yı da ikna etmeye çalışan Çölaşan, dün gece bizi arayıp; “Bunu ilk sizinle paylaşıyorum, çok heyecanlıyım, hep tazminatlarımı Aydın Doğan öderdi. O kadar tazminatı ödeyecek gücüm var fakat enayimiyim, nasıl olsa ödeyen vardı. Artık ödeyen olmadığı için daha dikkatli yazılar yazacağım. Kızılay meydanında keseceğim deve için Türk Hava Yollarından destek istedim, seve seve kabul ettiler. Herkese hayırlı uğurlu olsun” dedi.

Bizde kendisine yeni yayın hayatında başarılar dileriz. İşte ilk sayının kapağı;

Yılmaz Özdil, Kalem, Kalemtraş

karakoy_vapur01.jpg

Yılmaz Özdil’le geçen anınız var mı diye sormuş; blog sayfamızın müdavimlerinden Yavuz kardeşimiz, olmaz mı. Benim ömrüm Yılmaz, Emin ve Bekir’le geçti. Gerçi Hıncal’la da yaşadıklarımız var fakat onlar pek anlatılacak şeyler değil(+18).

Yılmaz Özdil’in kalabalıklardan neden çok korktuğunu (örnek: %47 kadar kalabalığa korkudan bağırıp çağırması gibi.) başımızdan geçen bir olayla anlatayım. Bendeniz iyi bir Fenerbahçeliyim, Yılmaz da o zamanlar küçük, onu da Fenerbahçeli yapayım diye uğraşıyorum. Dedim ki seni maça götüreyim Kadıköy’e, olur dedi gidelim. Hafta içi Türkiye kupası maçıydı sanırım. Ben biletleri iki gün önceden aldım. Maç günü Aksaray’dan otobüsle Sirkeci’ye geldik, vapurla Kadıköye geçmek için jetonlarımızı alıp turnikelerden geçip vapurun yanaşmasını beklemeye başladık. O kadar çok yolcu varki, bekleme salonunda havasız kalmaya başladık. Sonunda vapur yanaştı, gelen yolcular tahliye olmaya başladı. Tahliye işlemi bitince önümüzdeki büyük sürgülü kapılar açıldı. Bir anda herkes vapura hucum etmeye başladı. Yılmaz küçük, birazda tombalak, kalabalığın içinde yere düştü. At sürüsü gibi herkes üzerinden geçti. Bizim Yılmaz’ın altta kaldığı saniyelerde bazı aletleri ezildi, kırıldı, kullanılmaz hale geldi (gözlük,kalem v.s.). Ben bu olayın onda kaybettirdiklerini daha sonra öğrendim. Gerçi başlarda tahmin etmiştim, fakat yine de düzelir diye düşünmüştüm.

Evet, Yılmaz’ın kalemi kırılmıştı, artık kalemini kullanamıyordu. Onun depresyon halini bir ben bilirim, birde Allah. Burdan ona seslenmek istiyorum; Sevgili Yılmaz, Allah kimine kalem, kimine de kalemtraş olma görevi vermiş, dünya imtihan dünyası, bugün kalemsin yarın kalemtraş, önemli olan kalemtraş olduğunda da bundan keyif alabilmen. Alıyor musun bilemiyorum ama sanırım alıyorsun.İşte bu yüzdendir ki Yılmaz Özdil agorafobi olmuştur.

Kürek, Top, Delik

golf.jpgBekir Coşkun ve Emin Çölaşan’la anılarım bitmez bizim, dile kolay 22 yıl, İkisi benim yazılarıma öyle yorumlar yazıyor ki, yayınlasam değil Türkiye’de Dünya’da Samanyolu Galaksisinde kapatırlar Worpress’i.

Bunlar o zaman İstanbul’a yeni gelmişlerdi. Haydarpaşa Gar’ından aldım, Cağaloğlu’na getireceğim, Bekir Coşkun ”Biraz dolaşalım abi, İstanbul’un güzel yerlerini göster bize. Tamam dedim, sabaha kadar ikisine de güzel Yerler gösterdim. Sabah canları sıkıldı, aynı yerler hep. Emin Çölaşan “Abi ben Ankara’da golf öğrendim, oynayacak yer varsa oynayalım dedi” Bekir Coşkun tuhaf tuhaf Emin Çölaşan’ın yüzüne bakıp “Golf nedir abi ?” dedi. Emin Çölaşan’da “Basit dedi, bir tane kürek gibi sopa lazım, bir tane top, bir tane de delik. Hemen atladım “Bende kürek var”, Emin Çölaşan’da “Bende top var”, Bekir Coşkun’da Koşar adım uzaklaşarak “Benim de işim vaar”…

Ne kürekmiş bee…!

kav.jpgSizlerle Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun’un kürek aşklarıyla ilgili bir sırrımı paylaşacağım. Kimseye bir şey söylemeyeceğinizden eminim. Günlerden bir gün Çeşme’nin biraz açığında kayığımızla gezerken Bekir Coşkun suya düştü, çok iyi bir yüzücü olmadığı için hemen Küreğimi ona uzattım, Kürekten tuttuğu gibi kayığa çıktı. Nerden tutturdum küreği, artık hep kürekten tutup denizde yüzmeye başladı, hatta ara sıra küreği vermeyince boğulma numarası yapar oldu, Emin Çölaşan ise bu durumu biraz kıskanmaya başladı, neden hep o tutuyor ben tutmuyorum diye. Neyse, Emin Çölaşan’a da tutturmaya başladık, hatta bir süre sonra Emin Çölaşan küreği Bekir Coşkun’dan daha fazla tutmaya başladı. Tam da seçimden bir gün sonra kürek tartışması yaşadık. Bu ikisi kürek mevzusunda kavga ettikleri zaman, ertesi gün köşe yazılarına yansır. Bağırır çağırılar. Ve geçen hafta yaptığımız son kavgada ben Emin Çölaşan’a bırak küreği hep sen tutuyorsun diye kızınca, morali bozuldu ve bizim kayığı terk etti. Bekir Coşkun ilk başta sevinse de daha sonra çok üzülüp o meşhur yazısını yazdı; “Kürek arkadaşımı dalgalar aldı”

Sevgili Bekir Coşkun, ister kayığı terk et ister etme, ben bir daha Küreğimi tutturmam arkadaş…

(Yılmaz Özdil’le yaşadığım bir anım)

Bekir Coşkun’un Küreği

kurek1.jpg

Bekir Coşkun, Emin Çölaşan’ın kovulmasına öyle içerlemiş ki,

“Bu yazıyı zor şartlar altında yazıyorum. Telefonlar durmadan çalıyor, televizyonlar kapıda, haberciler durmadan bizden söz ediyorlar, benim ise söyleyecek çok sözüm yok. Sözümü sadece size söyleyebilirim. Olan şu: Biz bir kayıktaydık. Kürek arkadaşımı dalgalar aldı.” Diye başlıyor yazısına.

Ertuğrul Özkök ise olaya diğer açıdan bakıyor.

“Çölaşan geçen 20 yıl boyunca istediği her şeyi yazdı. Yüklü tazminatlar ödeme pahasına bunlara ses çıkarmadık.
Hürriyet bundan 5 yıl önce yeni yayın ilkelerini belirledi. Bu ilkeler, yeni ve çağdaş bir yayıncılık anlayışının temel taşlarıydı. Kişi hakları, hakaret, takıntı gibi konularda daha titiz bir yayıncılık sürdüreceğiz. Bunda kesin kararlıyız.
İşte bu noktada Çölaşan’la bazı anlaşmazlıklar çıkmaya başladı. Hepimiz o kurumsal kimliğe saygı göstermek, onun koyduğu yayın ilkelerini benimsemek zorundayız. Peki yazarların bunu kabul etmeme hakkı yok mu? Var elbet.
O zaman yapacağımız iş, kendimizce daha uygun gördüğümüz bir yerde mesleğimizi devam ettirmektir.”

O zaman fazla söze gerek yok. Hürriyet, Kızılay Meydanında Melih Gökçek’in vatandaşa dağıttığı döner-ekmek, ayran paralarını ödemekten bıkmıştır, belkide olayın özeti budur.

Bekir Coşkun ve Emin Çölaşan’la ilgili diğer yazılar…

Emin Çölaşan’ı Kucakladık

minik1.jpg

Emin Çölaşan ve Minik kuşuna, kendilerine yeni bir yuva bulana kadar bu blog sayfamızda yer veriyoruz, Melih Gökçek’e buradan saldırabilir, minik kuşuda yeni dosyalara, süper belgelere bu blogdan kalkış yapıp ulaşabilir.

Hayırlı uğurlu olsun.

Bu delikanlılığı da kimse yapmaz.